Küreselleşmenin Sonu ve Sağın Yükselişi
Selim Kaan Topaç
11 Temmuz 2025

Uzun bir süredir bu konuyu düşünüyor, gözlemliyor ve üstünde paylaşım yapmak istiyordum. Küreselleşmenin Doğuşu Dünya savaşları öncesinde ülkelerin hem ekonomilerinin kapalı olmasından hem de kültürel farklılıklardan dolayı dünya üzerinde çok fazla gerginlik çıkmaktaydı. Birbirleri ile herhangi bir ticareti veya anlaşması olmayan ülkeler arasındaki gerginlik çok kolay savaşa dönüşebiliyordu. 2. dünya savaşı sonrasında da artık insanlık […]
Uzun bir süredir bu konuyu düşünüyor, gözlemliyor ve üstünde paylaşım yapmak istiyordum.
Küreselleşmenin Doğuşu
Dünya savaşları öncesinde ülkelerin hem ekonomilerinin kapalı olmasından hem de kültürel farklılıklardan dolayı dünya üzerinde çok fazla gerginlik çıkmaktaydı. Birbirleri ile herhangi bir ticareti veya anlaşması olmayan ülkeler arasındaki gerginlik çok kolay savaşa dönüşebiliyordu. 2. dünya savaşı sonrasında da artık insanlık bir ders aldı ve tekrar benzeri bir savaş oluşmaması için önlemler geliştirdi. Bu önlemler arasında hem ticari olarak ülkeleri birbirlerine bağlayacak ve bağımlı hale getirecek hem de kültürel olarak daha bir arada yaşayan bir dünya inşa etmek üzerine kuruluydu.
Peki nelerdi bu yeni dünya düzeninin sistemleri? World Trade Organization (WTO), NATO, Birleşmiş Milletler gibi kurumlar bu vizyonla kuruldu. Ticari tarafta amaç şu şekildeydi: Eğer ülkeler ticaret içerisinde olursa, birbirlerine ham madde veya farklı ürünler satar ya da alırlarsa, birbirlerinin iş güçlerinden faydalanırlarsa hatta birbirlerine yatırımlar yaparlarsa bir savaş durumunda 2 taraf da zarar görür. O sebeple ülkelerin birbirleri arasında ticaretlerini teşvik edelim ve kolaylaştıralım düşüncesi ile kurulan kuruluşlar oldu. WTO mesela bunu temel aldı ve hem kolaylaştırıcı hem denetleyici bir sistem haline geldi. GATT gibi anayasa tarzı kurallar belirlendi. NAFTA gibi serbest ticaret bölgeleri kuruldu.
Bu gerçekten işe yaradı ve geldiğimiz noktada fark edileceği üzere neredeyse her ülke bir ihracat ve ithalat dengesi üzerine ekonomisini kurdu. Ayrıca büyük şirketler farklı ülkelere üretimlerini taşıdı, yatırımlar yaptı. Örneğin, Covid döneminde Çin’in kapanması neredeyse tüm küresel tedarik zincirini felç etti. Tabii orada Çin’in olağanüstü bir üretim merkezi olarak konumlanmasının da etkisi büyük ama Çin konusundan başka bir zaman bahsedeceğim. Sonuç olarak geldiğimiz noktada birbirine kenetlenmiş ve iç içe girmiş ticaret ağı ülkelerin birbirleri arasında gerilmesini zorlaştırdı.
Onun dışında hem emperyalizmin etkisi hem de internetin yaygınlaşması ile globalization dediğimiz küreselleşme hız kazandı. Normalde Kırgızistan’da belki yaylalardan ovalardan çıkmamış ve dünyadan haberi bile olmayan bir çocuk artık telefon ekranı üzerinden bütün dünyayı izleyebiliyor, farklı hayatları görebiliyor ve kendi hayatını sorgulayabiliyor hale geldi. Artan uluslararası ticaret ile aynı ürünleri kullanmaya başlayan ülkeler artık internet ile aynı içerikleri tüketmeye ve benzer kafa yapılarına girmeye başladı. Geçtiğimiz belki 60 yıl içerisinde kültürler ve gelenekler gittikçe silikleşti ve küresel ortak bir yaşam tarzı başladı. İnsanlar benzer yemekleri yiyor, benzer kıyafetleri giyiyor, benzer günleri yaşıyorlardı. Hatta kentler bile birbirlerinin aynısına dönüşmeye başladı. Tek tipleştik ve farklılıklarımız gittikçe azalmaya başladı. Bunun negatif birçok yanından bahsedilebilir ancak pozitif yanı kültürel farklılıklardan doğan gerginlikleri bitirdi. Çünkü kendi kültürlerinden uzaklaşıp birbirine benzeyen insanlar, yani küreselleşme milliyetçiliği bitirdi. Hatta din bile insanlık üzerindeki etkisini çok yitirdi. Hem dinin hem de milliyetçiliğin etkisinin azalması ülkeler arasında potansiyel gerginlikleri azaltırken bir arada yaşamayı kolaylaştırdı ve ticareti şahlandırdı.
Ancak bu dönemin sonuna geliyoruz gibi duruyor. Neden sonuna geldiğimizi anlatmadan önce 2 konudan bahsetmek istiyorum:
Açık ve Kapalı Ekonomiler
Açık ekonomi ülke içinde ihracat ve ithalatı serbest bıraktığın ve ülkendeki iş insanlarının veya halkın yabancı ürünleri rahatça alabildiği ve yerli ürünleri yurt dışına satabildiği ekonomi türüdür. Kapalı ekonomide ise ihracat ve özellikle de ithalat kısıtlanmıştır. Bu sayede yerli üretim teşvik edilir. Çok rekabetçi yabancı mallar yerli malları baskılayamaz ve yerli sanayinin gelişmesine fırsat açabilir. Elbette bu sistem de en iyisi değildir ve fazla kapalı kalınması durumunda da yerli malların fazla rekabetsiz kalması geri kalmışlığı tetikleyebilir, dengesi önemlidir. Sonuç olarak kapalı ekonomi çok kötü değildir ve halkın hükümetlere açık ekonomiye geçelim baskıları her zaman da mantıklı değildir. Örneğin Türkiye’deki Arçelik gibi markalar 60’lar ve 80’ler arasındaki kapalı ekonomi dönemi sayesinde ayakta kalabilmiştir. Bir ülkenin sanayisini kurana kadar ve belirli bir bağımsızlık seviyesine gelene kadar kapalı ekonomide kalması iyidir bu sayede açık ekonomiye geçtiğinde hali hazırda olan üretimini de yurt dışına satarak daha da zenginleşebilir.
O sebeple dünyada şu anda tüm ülkelere WTO, ABD ve Avrupa tarafından yapılan açık ekonomiye geç baskıları aslında bir tartışma konusudur. Çünkü henüz sanayisini kuramamış olan bu ülkeler açık ekonomiye geçtikleri anda ithalata bağımlı hale gelir ve kendi sanayisini hiçbir zaman kuramaz. Hali hazırda sanayisini kurmuş olan ülkeler de zenginliğine zenginlik katar ve diğer ülkeleri kendilerine daha da bağımlı hale getirebilir.
Serbest Piyasa Gelişmemiş Ülkelerin Sömürülmesini Sağlayan Bir Sistem Mi?
Azalan kültürel farklılıklar, birbirine benzeyen batıcıl yaşam tarzları ve kusursuz işleyen uluslararası ticaret sistemi en çok kimin işine geldi? Tabii ki bu sayede bütün ülkeler belirli bir miktar gelişti ancak açık ekonomi en çok halihazırda gelişmiş olan ve teknolojiye sahip ülkeleri geliştirdi. Amerika ve avrupa zenginliğine zenginlik kattı. Amerikalı şirketler dünyanın her yerinde üretimlerini yaptı. Apple Çinde hindistanda üretim yaptı. Nike vietnamda üretim yaptı. Hem üretimini daha ucuza yapabilen hem barış içinde bir dünyada rahatça lojistiğini yapabilen ve her ülkeye ürettiği en yüksek katma değerli ürünlerini satabilen Amerika bu açık ekonomiden ve küreselleşmeden en çok faydalanan ülke haline geldi. Sonuçta bütün ülkeler birbirlerinden bir şeyler alıyor, ticaret tüm dünyada akıyor, para dolaşıyor ve her seferinde en sonunda para Amerika’ya giriyordu.
İngiltere sanayi devrimi sırasında hiçbir şekilde bugünkü popüler ekonomi politikalarını uygulamamıştır. Devlet sanayinin kurulması için büyük teşvikler vermiştir. Korumacı politikalar ile kendi üreticisinin büyümesini sağlamış ve bu şekilde büyük kalkınma ortaya çıkmıştır. Diğer bir örnek olarak Amerika 1800’lü yıllarda avrupadaki büyük sanayi patlaması ile mücadele edebilmek için birden içeri kapandı ve kendi gümrük politikalarını oluşturdu. Bu sayede amerika içerisinde ciddi sanayi devrimleri gerçekleşmeye başladı ve bu devrimler sayesinde de amerika bir üretim gücü haline geldi.
2. dünya savaşı sonrasında ise gelişmiş ülkeler kendilerinin yapmadığı şeyi gelişmemiş ülkelere tavsiye etmeye başladı. IMF ve dünya bankası da bunun aracılığını yaptı. 1980’lerde IMF ve dünya bankası Latin Amerikada Arjantin, Brezilya gibi ülkelerin birden serbest piyasaya geçmelerini istedi ve bu sayede bu ülkelerin dünya ekonomisine entegre olacaklarını ve sanayilerinin gelişeceğini söyledi. İşin sonunda geldiğimiz noktada bu ülkeler kendi sanayisini oluşturamadan zayıf ekonomileriyle hayatlarına devam ediyor. Bu sebeple serbest piyasa gelişmiş ülkelerin gelişmemişleri sömürmesini sağlayan bir sistem mi acaba sorusuna katılmasak da düşünmekte fayda var.
Açık ekonomi baskılarının aksine kapalı ekonomide kalıp sanayisini kuran ülkeler de mevcut. Örneğin Güney Kore bir istisna olarak gelişti. Ekonomisini kapattı. Hyundai samsung gibi markalar yarattı ve sonrasında açık ekonomiye geçerek kalkındı. Japonya ve Almanya da bu yollardan geçti ve devlet destekleri ile kendi sanayilerini korumacı politikalar ile inşa ettiler. Çin ise devlet destekli kapalı ekonomi ile kendi sanayisini kuruyor ve gelinen noktada trilyonlarca ticari fazla veriyor.
Amerika İçin Çin Tehditi
Küreselleşme neden sona eriyor sorusu ile devam edelim Buna sebep olan dinamiklerden ilki Çin’in küresel ticarette rolünün gittikçe daha da büyümesi ve Amerika’nın da payını almaya başlaması. Uluslararası ticarette paranın sürekli döndüğü ve sonunda Amerika’ya girdiğini söylemiştim ancak artık para, döngüsünün sonunda Çin’e girmeye başladı. Çin artık sadece ucuz iş gücünü satmasının ötesinde geliştirdiği sanayi ve kendi ülkesinde üretim yapan şirketlerden edindiği know-how ile kendisi de son teknoloji ürünler üretebilmeye başladı. Artık en katma değerli ürünleri de üretebilen ve amerikadan daha rekabetçi olarak piyasaya sunabilen Çin uluslararası ticarette Amerika’nın yerini almaya başladı. Amerika Çin ile baş edemez duruma gelince ve cari açığı korkunç seviyelere ulaşınca çare olarak dünyadaki son yüzyılda kendi inşa ettiği açık ekonomiyi baltalamaya ve Trump’ın politikaları ile kapalı bir ekonomiye dönmeye başladı. Tüm ülkelere özellikle de Çin’e getirdiği gümrük vergilerinin sebebi de budur. Şu anda Amerika hem kendi ülkesindeki yerli üretimi teşvik edici hamleler yaparken hem dünyadaki uluslararası ticareti yavaşlatmaya çalışıyor. Tarifeler asla Amerika’nın uyguladığı ile kalmayacak. Ticaret ve ekonomideki trendleri amerika belirler. Amerika sonrasında da tüm dünyada da tarifeler artacaktır.
Sağın Popülerleşmesi ve Ulus Devletlerin Yükselişi
Küreselleşmenin sona ermesinde ikinci dinamik de dünyada sağın tekrar popülerleşmesi ve ulus devletlerin tekrar yükselişi. 2. dünya savaşından bu yana küreselleşmenin bu kadar hızlı bir şekilde yaygınlaşabilmesi demokrasinin ve sol politikaların bir sonucuydu ancak bütün dünyada sağcı politikalara tekrar bir geri dönüş mevcut. Avrupa’da hızla artan bir sağcı popülizmi yaşanmakta. Önceki yazımda bahsettiğim solcu politikaların etkisiyle Avrupa, uzun yıllardır insan hakları, sürdürülebilirlik, cinsiyet meseleleri gibi konularla ilgileniyordu. O sırada dünyanın kalanı ise çip ve batarya teknolojileri, savunma sanayi ve yapay zeka yatırımları yapmaktaydı. Bu sektörlerde geri kalan Avrupa artık sağcı politikalar ile tekrar bir yükseliş çabası içerisinde. Mülteci sorunu da bu dönüşümü daha da tetiklemekte. Almanya’da nazi sempatizanı politikalar yapan milliyetçi AFD partisi neredeyse 1. parti olmak üzere. Fransa’da aşırı sağcı siyasetçi Le Pen gittikçe popülerlik kazanıyor. İtalya’da sağcı bir popülist ve milliyetçi bir lider olan Giorgia Meloni başbakanlık görevine geçti. Bir taraftan da dünyada bazı ülkeler bölgesel güç haline gelmekte ve bağımsız bir sanayi inşa etme çabası içerisinde. Bu ülkeler de demokrasi gittikçe yerini otokratik bir yönetime bırakırken halk da popülist yöneticilerin etkisi altında. Suudi Arabistan, İran, Rusya, Çin, İsrail hatta Türkiye bu ülkeler arasında. Yani bu küreselleşmenin çöküşü aynı zamanda solun ve hatta demokrasinin de yıkılışı. Demokrasinin yıkılışı diyorum çünkü bu ülkelerde artık demokrasinin hiçe sayıldığı gelişmeler yaşanıyor. Ülkelerin hepsinde yıllardır iktidarda olan ve artık diktatörleşmiş bir başkan mevcut. Bu ülkelerde başkan ve iktidara karşı olamazsın bunun ülke içinde cezaları var. Yasama yürütme ve yargı hepsi yönetimin elinde. Halk artık demokrasi mücadelesinden vazgeçmeye başlamış durumda ve artık ülkedeki yöneticinin mutlak iktidarını kabul etmeye başlamış durumdalar. Otokratik iktidar yönetimi ülke içinde kabul görmesinin dışında dünyada da artık ulus devlet olarak var olabilen, güçlü duran ve diğer ülkelerce çekinilen başkanlar saygı görmekte. Avrupadaki, Amerikadaki veya genel olarak olarak dünyadaki demokrat, hümanist ve zayıf duran solcu liderlerdense dünyada şu anda Donald Trump, Netanyahu, Xi Jinping, Putin, Erdoğan, Javier Milei gibi liderler ön plana çıkıyor.
Kapanış
Küreselleşme bitiyor ve çok kutuplu dünya yeniden şekilleniyor.
Hayat devam etmekte ve dünya sürekli değişmekte. Dünyadaki bu dönüşümü kabul etmek ve ona göre konumlanmak gerek. Bunun için de o dönüşümü okuyabilmek gerekiyor. Ben elimden geldiğince gelişmeleri takip ediyor, diğer insanların yorumlarını okuyor, kendimce de yorumlamaya çalışıyorum. Çünkü bir girişimci ve hedefleri olan bir birey olarak dünyanın nereye gittiğini yorumlayamadan doğru bir şekilde konumlanamazsın. Ben kendi yorumlarımı paylaşmaya devam ediyor olacağım. Nasıl konumlanacağınız da sizlere kalmış.
Selim Kaan Topaç
Yazar