Avrupa’da Refahın Bedeli
Selim Kaan Topaç
05 Şubat 2025

Fransa; tarih boyunca kendi içinde büyük mücadeleler vermiş, krallarına karşı savaş açmış ve hatta kendi kralını öldürmüş bir ülke. Avrupa’yı da fransa ile bir tutarak tümevarım yapamayız tabii ki ama avrupa da Fransa’nın yaşadıklarını kendi içinde benimsiyor ve bir akım olarak yansımalarını kendi içinde hissediyorlar. Ben burada daha çok Fransa hakkında düşüncelerimi söyleyeceğim ve bu […]
Fransa; tarih boyunca kendi içinde büyük mücadeleler vermiş, krallarına karşı savaş açmış ve hatta kendi kralını öldürmüş bir ülke. Avrupa’yı da fransa ile bir tutarak tümevarım yapamayız tabii ki ama avrupa da Fransa’nın yaşadıklarını kendi içinde benimsiyor ve bir akım olarak yansımalarını kendi içinde hissediyorlar. Ben burada daha çok Fransa hakkında düşüncelerimi söyleyeceğim ve bu düşüncelerimin avrupa için de geçerli olduklarını düşünüyorum.
Fas’ta tanıştığım arkadaşım Martis ile saatler süren bir sohbetimiz oldu ve farklı günlerde de bu sohbet devam etti. Martis ile birçok konuda farklı düşünüyor olsak da saygı çerçevesinde epey bir konuyu masaya yatırdık. Bu sohbetler Fransa’nın tarihinde de gördüğüm bu toplumsal dönüşümün modern Fransız düşüncesindeki yansımalarını da daha iyi anlamamı sağladı.
Hem tarihe baktığımızda hem de arkadaşım Martis ile sohbet ettikçe Fransızların içlerinden birinin fazla güçlenmesine izin vermeyen bir millet olduğunu anlıyorum ve bu basit bir politik tercih değil, kan ve acıyla yazılmış tarihlerinin doğal bir sonucu. Ülke veya dünya içerisinde bir kurumun, bir insanın veya şirketin çok güçlenmesinin oluşturabilecekleri sonuçlara karşı çok tedirginler, şimdiye kadar bu konuda dillerinin yanmış olması da bu durumu açıklıyor aslında. Kendi kiliselerine, kendi krallarına karşı gelmiş, devrimler gerçekleştirmiş ve bugün bile Macron hükümetine karşı kitlesel eylemler düzenleyen bir halk. Bu durumu önlemek adına çok fazla kan döktüler ve bunu sağladıkları bu düzeni kaybetmek istemiyorlar.
Fransa halkı, kendi kralını devirerek kendi devletini inşa etti. Ülkenin demokratikleşme ve sanayileşme süreci sancılı olsa da bugünkü refah seviyelerinin temelini atan bir dönüşüm yaşandı. İhtilaller sonrası halkı koruyan bir sosyal devlet inşa edilmesi yaşam kalitesini artıran bir adım oldu ancak bu süreç aynı zamanda bir tür bağımlılık ve sosyal refaha dayalı bir tembellik de oluşturdu. Sosyal destekler ile fakirlik alt sınırını yukarı çekerek toplumda yoksulluğu azaltan Fransa, sosyal devlet politikalarını finanse edebilmek için zengin kesime ağır vergiler yükledi. Bu model, yoksulluğu azalttı ve halkın genel mutluluğunu artırdı ancak zenginleşmek isteyen bireyler ve girişimciler için teşvik kırıcı bir ortam yarattı.
Sosyal destekler ve devlet himayesi altında rahatça yaşanabilmesini sağlayan bu refah düzeni Avrupa halkının kapitalist hırslarından arınmasına ve farklı konulara yönelmesine sebep oldu. Temel ihtiyaçları garanti altına alınan Avrupalılar; dikkatlerini iklim krizi, sürdürülebilirlik ve insan hakları gibi kaygılara yönelttiler. Bu durum takdire şayan olmakla birlikte küresel güç dengelerindeki değişimi gözden kaçırmalarına neden oldu. Ben avrupanın sürdürülebilirlik, insan hakları gibi dünyaya dair kaygılarının çok değerli olduğuna inanıyorum ancak dünyanın nabzı Avrupa ile aynı şekilde atmıyor. Amerika hala vahşi kapitalist hırslarını besliyor ve teknoloji yatırımlarına tüm gücüyle devam ediyor. Çin ise bu yarışta hızla ilerliyor ve rekabeti kızıştırıyor. Yapay zeka, savunma sanayisi, elektrikli araçlar ve genel teknoloji alanlarında Amerika ve Çin’in yatırımları hız kesmeden devam ederken Avrupa bu gelişmeleri sadece izlemekle ve eleştirmekle yetiniyor.
Amerika, dünya savaşlarından bu yana Avrupa’dan daha güçlüydü ancak bu güç farkı hiçbir zaman aşırı büyük olmadı. Avrupa sanayisi, ABD ile paralel şekilde gelişmiş ve küresel meselelerde söz sahibi olmuştu. Son yıllarda Avrupa’nın sürdürülebilirlik çalışmaları ve BM’nin Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri (SDG) gibi girişimleri de bu etkinin örneklerinden biri fakat Avrupa, aşırı sosyal devlet refah düzeninin getirdiği durağanlık nedeniyle teknolojik yarıştan geri kalırsa yeni dünya düzeninde etkili bir aktör olamayacak gibi görünüyor.
Eğer Avrupa Trump’ı, ABD’yi ve kapitalist hırslarla şekillenen çabaları küçümsemeye ve sadece eleştirmeye devam eder ve teknolojik gelişmeleri teşvik edecek politikalar geliştirmezse yapay zeka gibi kritik alanlarda geride kalacak. Sonuç olarak Amerika ve Çin’in domine ettiği bir dünyada Avrupa’nın söz hakkı giderek azalacak ve belki de kaçınılmaz olarak Amerika’ya teslim olmak zorunda kalacak.
Selim Kaan Topaç
Yazar